Gökova – Hisarönü Turu – 1.Gün

Kış bitip güzelim bahar ayları başladığında kendimi suya atasım geldi yine. Her bahar olduğu gibi yenilenen doğayla birlikte insanın içini değişik bir hasret, özlem, kavuşma duygularının karışımı, karmakarışık duygular kaplıyor. Sanki her zaman gördüğüm deniz hiç orada değilmiş ya da ben burada değilmişim de yeni kavuşmuşuz gibi. İşte bu güzel duygularla üç beş gün kamplı bir tur ayarlayıp kürek çekmek için Fikret’in kapısını çaldım. Kısa kesecek olursak, Mayıs ayı ortaları gibi 4-5 gün güneye gidip kamplı tur yapmak üzere sözleştik.

Tur güzergahı konusunda benim önerim, Gökova Körfezi’nin içinde, en doğu ucu olan Akyaka’dan yola çıkıp Marmaris’e uzanan bir tur yapmaktı. Böylece suya ineceğimiz nokta ile sudan  çıkacağımız noktalar birbirine oldukça yakın olacaktı. Fikret’in arabasının üstüne yüklediğimiz kayakları Akyaka’ya indirecek ve arabayı Marmaris’e bırakacaktık. Sudan çıktığımızda da pılımızı pırtımızı topladığımız gibi dönecektik. Aksi taktirde sudan çıktığımız nokta ile araç arası uzak olursa işler biraz zor oluyor. Bkz Geyikli – Çandarlı Turu

Binbir heyecan, şevk, arzuyla İstanbul’dan kayakları arabaya yüklediğimiz gibi yola çıktık. Gebze’den arabalı vapura bindiğimizde akşam 22:00 olmuştu ve kendimizi arabalı vapura attığımızda ancak tatil için yola çıktığımızın farkına vardık. Birer çay.. püfür püfür… Ohh be!

21 Mayıs 2014

Ertesi sabah tam tahmin ettiğimiz gibi saat sekiz olmadan Akyaka’ya vardık. Market saat 08:00’de açıldı, alışverişimizi yaptık. Alışveriş fişimiz çarşaf gibi, epey bir şey almışız. Fakat söyleyeyim, neredeyse tümünü tükettik.

Akyaka liman içindeki çimenlik alanda Fikret’i, kayakları ve diğer tüm eşyaları bıraktım. Arabayı Marmaris’e bırakmak üzere yola çıktığımda 09:00’u geçiyordu. Arabayı Marmaris’e, kız arkadaşımın ailesinin evi önüne bıraktım ve kısa bir ziyaretten sonra dolmuş ve midibüsle Akyaka’ya geri döndüm. Bu sırada Fikret yiyecekleri paylaştırmış ve genel olarak çantaları hazırlamıştı. Bana sadece kendi tercihime göre yerleştirmek kalmıştı. Kayakları yerleştirdik fakat sadece 30 mt olan mesafedeki Azmak deresine taşımak hiç de kolay olmadı.

Suya indiğimizde saat 13:30 olmuştu. Geçtiğimiz yıl aynı yerden aynı yöne doğru iki gün kürek çekmiştim (Akyaka – Okluk Koyu), azmağın gerçek ötesi berrak suyunu ikinci kez görüyordum ama Fikret’i olduğu kadar beni de tekrar şaşırtıyordu. Her zaman olduğu gibi etraftan şaşkın bakışlarla dere içinde ilerlerken çabucak liman içinden denize çıktık ve güneybatıya doğru ilerledik. Böylece artık Gökova Körfezi’nin güney kıyılarını takip ederek ilerleyecektik.

Liman’dan Çamlıköy’e varmamız çok da uzun bir zaman almadı. Akyaka’dan Çamlıköy’e kadar herhangi bir yerleşim ya da koy yok, sol tarafınızda kalan bakir ağaçlık tepeleri izleyerek kürek çekiyorsunuz. Çamlıköy’e geçen sene bu civarda yaptığım turda uğramıştım, açıkçası hayal kırıklığıydı. Bu sebeple bu sefer koydan içeri girmedik bile. Buradan Sedir Adası’na ya da diğer koylara tekne turları kalkıyor. Alışveriş için bakkal yok, belki sezonda temel ihtiyaçların karşılanabileceği bir yer vardır. Acil durum için kara yolu var, hatta muhtemelen Marmaris ya da Akyaka’ya dolmuş bile olabilir. Koyu açıktan geçerken solumuzda bıraktığımız Tavşan Adası’nda tavşan göremesek de keçiler dikkatimizi çekmişti.

Sedir Adası - Kleopatra Plajı

Yoldayken Fiko’ya Sedir Adası’ndan ve Kleopatra Plajı’ndan bahsetmiş ve biraz da iştahlandırmıştım. Çamlıköy’de bi halt olmadığını da söyleyince var gücümüzle Sedir Adası’na kürek çekmeye devam ettik. Önümüzdeki burnu da geçince Sedir Adası karşımızda kaldı. Sedir Adası’nın hemen kuzeydoğusundaki adaları sağımızda bırakarak ilerlerken rüzgarın az şiddetle batıdan, yani karşımızdan esmeye başladığını farkettik, ama sorun yok. Sedir Adası’na ayak basmak ücretli değil, fakat ören yerine ve dolayısıyla Kleopatra Plajı’nı gezmek ücretli. Biz adaya çıkış yapmayacağız, sadece Kleopatra Plajı’na uzaktan bakıp ayrılacağız. Plajın olduğu koya girdiğimizde koyun girişinde bir şamandıra dikkatimi çekti, meğer bu şamandıradan öteye geçmek yasakmış. Geçtiğimiz yıl, adayı gezmenin ücretli olduğunu öğrenmiştim, bu yüzden Fiko’ya adaya çıkamayacağımızı ve plajın önünde hatıra fotoğrafımızı çekip ayrılmamız gerektiğini söyledim. Koya yaklaştıkça içeriden koşturarak gelen iki güvenlik görevlisi tarzanca “no, noo!” derken bir yandan da yatay şekilde kollarını bir birine ileri geri sallıyorlardı. Yani “yassah!” Sadece fotoğraf çekip gideceğimizi söylesek de paparayı yiyerek şamandıradan öteye geçmenin yasak olduğunu öğreniyoruz. Açıkçası coğrafi olarak şahane bir ada ve plaj fakat uzaktan görülesi daha başka bir şey de yok. Bir arkeolog olarak, bana gelip de “işte şurası da Kleopatra’nın uzandığı şezlong” deseler hevesimiz kaçtı bir kere.

Adanın hemen güneyindeki harika koyda kısa bir mola vermeyi teklif ettim Fiko’ya. Bu koydan ayrılıp adanın batı ucuna yöneldiğimizde rüzgarın artık pek de dost canlısı olmadığını hissediyorduk. Bunu hiç de beklemiyorduk, Gökova’da hakim rüzgar, öğleden sonra batıdan eser ama hava tahmini bu gün için öyle söylemiyordu. Herneyse, biz İncekum isimli sakin sessiz ve sahipsiz koya gidip mola verdik. Burada önceden kalma tesis var fakat mayıs ayı itibarıyla bir işletme yok, belki sezonda açıktır. Biz gittiğimizde üçlü-beşli bir kaç grup vardı, sezonda muhtemelen daha kalabalıktır. Tur tekneleri de bu koya bazen uğruyorlar. Burada kamp kurulacak güzel alanlar mevcut, ayrıca acil bir durumda kara yoluyla da bağlantısı var.

Ufak tefek atıştırmalıklar ve sıvı alımından sonra molamıza son verdik ve pırlanta gibi berrak bu koya veda ederek batıya devam ettik. Önümüzdeki burna yaklaşıncaya kadar saklanan rüzgar birdenbire kendini tekrar hissettirdi. Fiko’yla bir an için birbirimize “nerden çıktı lan bu” der gibi ekşi suratlarla baktık. Şimdiye kadar yaptığımız her turda karşıdan rüzgarın bizi tokatladığı zaman illaki olmuştu, yani Fiko’yla birbirimize bakışımız “yine mi?” bakışıydı. İşin kötü tarafı, Akyaka’dan çıkışımız geciktiği için planın zaten gerisindeydik, molayı bitirip yola çıktığımızda saat 17:00 idi. Yani yaklaşık iki saat daha güneşten faydalanabilirdik, daha geçe kalıp üşümek istemiyorduk. Bu sebeple Karacasöğüt’ün kuzeyindeki adayı solumuzda bırakıp koyu genişten ve açıktan alarak yolu biraz olsun kısalttık. Karacasöğüt’e giremedik ama ben yine de size kısaca bahsedeyim. Karacasöğüt’te irili ufaklı birçok tekne demirli durumda. Karayolu bağlantısı var ve limanın içi oldukça korunaklı. Bu kadar teknenin ve marinanın olduğu yerde illaki temel ihtiyaçların karşılanacağı bir yer vardır sanırım. Olur da kamp yapacak olursanız ve sosyallikten uzak kalmak istiyorsanız koya girdiğinizde sol tarafı tercih edin. İlginç biçimde, koyun içine girerken hemen sağda “deniz canlıları rehabilitasyon merkezi” bulunuyor. Rehabilitasyonu ve deniz canlısını anladım ama neden bu kadar kalabalık bir koyda yer aldığını anlayamadım.

Deniz canlıları rehabilite ola dursun, biz Fiko’yla rüzgara karşı kürek çekmeye devam ettik. Karacasöğüt’ten yaklaşık 1,5 km batıda küçük bir koycuk daha var. Teknelerin demirleyerek sığınması için uygun olan bu koy kamp için uygun değil, kıyıya çıkacak güzel yer yok. Bu koyun hizasında açıktayken, rüzgardan biraz saklanmamız ve dinlenmemiz gerektiğini düşünerek içeri sokulduk. Aksi gibi Fiko’nun dirseği de ağrıyordu. Önümüzdeki burnun kuytusunda birazcık dinlendik ve tekrar kendimizi rüzgarın önüne attık. Yine bağrımıza bağrımıza esiyor kerata.

Önümüzde yer alan koyların, belki de Türkiye’nin en güzel koylarından biri olduğunu düşünüyorum. Okluk Koyu ve civarındaki irili ufaklı bir sürü koy yıllarca Sadun Boro’nun da favori mekanlarından olmuş. Okluk Koyu içinde temel ihtiyaçlar için bakkal var, burada ve civar koylarda karayolu var fakat burası yerleşim olan bir köy olmadığı için araç bulmak zor. Ayrıca koya girerken sağınızda kalan “T” şeklindeki iskelesi olan yer Cumhurbaşkanlığı’na ait yazlık, yani buraya yaklaşmanın pek hoş karşılanmayacağını tahmin ediyorum.

Biz tüm bu cennet koyları pas geçmek zorundayız, sonraki günlerde planladığımız noktalara varabilmek için kamp yerimizi daha ilerde seçmemiz gerekli. Açıkçası ben geçtiğimiz yıl buralara ucundan da olsa uğrayabildiğim için içimde bir uhde kalmadı ama Fiko neler kaçırdığını bilmiyor zavallım.

Bu muhteşem koyların epey açığından geçtik, uzaktan hangi koyun kamp yapmaya uygun olduğu seçilemiyor. Fiko, ağrıyan dirseğiyle birlikte en yakın yerde günü sonlandırma taraftarı, bense onu biraz daha zorlama pahasına kamp yerimizi biraz daha ilerletme isteği içindeyim. Önümüzde bir kaç alternatif var, bunlar arasında bir ara kararsız kalıp gözümüze kestirdiğimiz küçük bir koya çıktık. Açıkçası fiziki şartları çok iyi durumda değildi, çadır kuracak uygun bir düzlük yoktu. Hızlıca, çadır için uygun bir düzlük hazırlıyorduk ki ben bacağımda bir kene farkettim. Henüz beni ısırmamıştı, bacağımda yürüyordu. Tabi ki ondan hemen kurtuldum. Henüz bir dakika geçmeden başka bir kene daha bacağımda peydah oldu, onu da def ettim. Fakat bu ikinci kene bize gösteriyordu ki, bize bu koyda rahat yok. Geldiğimiz pratiklikte buradan ayrıldık ve az ilerdeki koya kendimizi attık.

Kamp yerimiz belli ki daha önce birilerinin uğrak yerlerinden biriydi. Ağaca asılı bayat ekmekler ve tuz poşeti, yere serilmiş olan yeşil renkli halı saha halısı, arap saçına dönmüş olta misinası, çöp olmuş plastik kaplar vs… Artık güneşin son demleri, saat yaklaşık 19:45. Üstümüzdeki ıslaklardan kurtulup kuru kıyafetlerimizi giydik. Ben kamp mutfağını hazırlayıp aşçı başılık görevime girişirken Fiko da çadırı kuruyordu. Her ikimiz de keyif biramızı yudumluyor ve günün yorgunluğunu çıkarıyorduk. Telefonla sevdiklerimizi arayıp “biz iyiyiz” dedikten sonra sucuklu bulgur pilavımızı mideye indirdik.

Gece olup da iyice uyku bastırınca, çadıra girdik. Aslında hava inanılmaz güzel, uyku tulumunu üstüme çekip dışarıda uyuyabiliriz ama dışarıdaki haşerattan ve özellikle de kenelerden çekindiğimiz için çadırın fermuarını sıkı sıkı kapatıp uykuya daldık. Gece boyunca, üstümüzdeki ağaca asılı poşetteki bayat ekmekleri kemiren fareler ara sıra uykumu bölseler de yorgunluğun etkisiyle “beni kemirmediği sürece sorun yok” mantığı güderek mışıl mışıl uyuduk.

Akıllı telefonun kaydettiği verilere göre bugünkü yolculuğumuzda 25 km yol kat etmişiz. Saatte 4.7 km hızla aslında yavaş sayılabilecek bir performans sergilemişiz. Toplam kürek çekme süremiz ise 5 saat 21 dakikaymış.

Volkan Kaya

Volkan Kaya

Son yıllarını, deniz kayağı sporuyla uğraşarak, denizde kürek çekerek geçiriyor. Yönetim kadrosunda görev aldığı kulüple (Bodeka) birlikte İstanbul çevresinde günübirlik ya da kamplı deniz etkinliklerini sürdürüyor ve uzak bölgelere yaptığı uzun soluklu deniz kayağı gezileri sayesinde yeni yerleri denizden keşfetmenin hazzını yaşamakta. Kısa süre önce İstanbul’un keşmekeşinden kendini kurtarmayı başarıp memleketi Sinop’a yerleşerek deniz kayağı hayatına burada devam ediyor.

Leave a Response