Bir Bisiklet, Bir Kano: Dalgalı Göl, Yakıcı Güneş (2. Gün)

Kürtçe-Türkçe şarkılar bütün gece çalmış olmalı. Ben yarım saatlik kısmını dinleyebildim. Sonra mışıl mışıl uyumuşum.
Gezin tam bir tatil kasabası.Çadırın ilginç bir atmosferi var. Şehrin ortasındaki bir çocuk parkına da kursan onun içine girdiğinde bambaşka dünyalara göçüyorsun. en azından ben öyle hissediyorum. Gezin’de de öyle oldu. Doktorlar Sitesi’nin altında karaya çıktığımda çadırı kuracak halim kalmamıştı. Sabah bacakları, akşama kadar da kolları çalıştırmıştım. Her ne kadar yorucu da olsa, bu tadı verebilecek başka bir şey yok. Belki dereotlu bir yemek verebilir, emin değilim.
Sabah 5:00’te çalan alarmı o kadar çok ertelemiştim ki mattan kendimi ayırmam 7:30’u bulmuştu. Vücut dinlenmek istiyor tabii. Sonunda ricamı kıramayan vücudum harekete geçtiğinde, güneş yukarılara çıkmıştı bile. Bu, planımda 2 buçuk saatlik bir sapma anlamına geliyordu.
Neyse ki buz gibi suya ayağımı soktuğumda biraz olsun kendime gelebilmiştim. Pazar günü izleyeceğim rota çok da eğlenceli olmayacaktı. Amacım, bir günde delicesine özlediğim bisikletime ulaşmaktı.Hazırlıklarımı tamamlayıp küreği suya değdirdiğimde saat 8:00 olmuştu. Göl yine çarşaf gibi… Rüzgar yok, dalga yok.

Artık yola çıkmıştım ya, eninde sonunda varırdım dün başladığım noktaya. Yolumun üzerinde birkaç tesis, birkaç otel vardı. Ancak ramazan ayında, bir de bu sıcakta kimseyle karşılaşacağımı sanmıyordum.
Pillerin hepsinin bitmesi gibi kötü bir sürprizle karşılaşmak istemediğimden, hazırlıklarımı yapmıştım.
Öğlen vakti kürek çekmek gerçekten zormuş. Özellikle bu sporla çok haşırneşir değilseniz… Hele bir de güneş gözlüğünüzü evde unutup kovboy şapkanızı da “gerek olmaz” diye yanınıza almadıysanız… Gölün kenarında yetişmiş ağaç bulmak zor. Ben de madem ağaç yok, ilk kuytuya atmıştım kendimi.

Önünden geçeceğim ilk tesis Karayolları’nın tatil köyüydü. Ramazan dolayısıyla bomboş olan sahile sermiştim kendimi. Tabii ki gölgeye…

Hep aynı kas gruplarını kullandığınızdan, e kas bunlar, yoruluyorlar. İyi ki yanıma cevizli yaz helvasını almıştım. En ufak bir yorgunlukta,kendimi gölgeye atıp saldırıyordum helvaya.
Bu arada, bulunduğum plaj, kadınlar plajıymış.

Sivrice’ye daha kaç kilometrem var, kim bilir!

Ben gölgede serilmiş dinlenirken, tesisin temizlik görevlisi yanıma yaklaşıp sorular sormaya başlıyor.

-Yorulmuyor musun?
-Eh, biraz.
-Nereden yola çıktın?
-Gezin’den
-Nereye gidiyorsun?
-Sivrice’ye.
-Gözlüğün cam mı, plastik mi?
-Plastik.
-Özelliği nedir?
-Ultraviyole diyorlar ya hani, gözü ondan koruyor.
-He, ben fizik mezunuyum, anlarım biraz.
-?!&!

Ondan sonra başlamıştık fen-edebiyat fakültelerinin durumundan mezunların durumuna, konuşmaya. En son cıbırlar plaja damlamaya başlayınca, buralarda istenmediğimi anlamıştım.

Herhangi bir arıtma ünitesi olmayan tesislerin, köylerin ve ilçelerin kanalizasyonlarını göle akıttığını duymuştum. Şimdi durum biraz daha iyi gibi. Belki de değildir, ne bileyim.

Yolumun üzerinde, gölün çevresindeki en eski yerleşim birimi olan “Desei Antik Kenti” vardı. M.Ö. 400 yılında kurulduğu düşünülenbu şehir, batık şehirden sonra beni en çok heyecanlandıran yerdi.

Şaka lan şaka. DSİ tesisi burası. B.kgibi bir yer.

Güneşin altında kürek çekmeye devam… Elimde GPS de olmasa, Sivrice’ye hiç yaklaşmıyormuşum gibi hissedecektim.

DSİ tesisini geçerken adını birkaç kez duyduğum baraja rastlamıştım. 60 yıl evvel inşaa edilen barajın çalışma sistemi hakkında bilgim yok. Ayrıntılı bilgi isteyen arkadaşlar şuraya tıkılayabilirler.

http://www.idarehukuku.net/ictihat/Hazar-I-ve-Hazar-II-Hidroelektrik-Santrallarinin-HES-Rehabilitasyonu-ve-Isletilmesi-Icin-Gorev-Verilmesine-Iliskin-Imtiyaz-Sozlesmesi.html

Bu arada ilk günde anlattığım efsanedeki habile kadının, Hazarbaba dağının tepesinde yattığı anlatılıyor. Galiba şu siluet, bahsedilen ablanın silueti.

Şu fotoğraftaki ablanın duruşu gibi. Fikir vermesi açısından:

Hamile abla filan derken, iyice yaklaşmıştım Sivrice’ye. Ama kollar da bitmişti tabii. Artık her bulduğum gölgeye atıyordum kendimi.

Son kilometrelerde, göl daha fazla dalgalanmadan karşıya geçeyim, demiştim. Böylece 2-3 kilometre kâr edecektim. Hem bu, sabah aksattığım planımı biraz da olsa telafi etmem için gerekliydi.

Hazar gölünün güneybatı ucunda, Hazarbaba Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi bulunuyor. Şizofreni hastalarının tedavi edildiği bu merkezde bulunan resim-porselen atölyesinde yapılan eşyalar, hem merkezin satış ofisinde, hem de alışveriş merkezlerinde açılan standlarda satışa sunuluyor. Ayrıca merkez binası, -bence- göl kenarına en çok yakışan yapı.

Sonunda varmıştım başladığım noktaya. Ne zamandır hayal ettiğim bir turu gerçekleştirmiştim. Ruhsal anlamda çok besleyici olmasına rağmen, fiziksel olarak tükenmiştim.

Yola çıkmadan önce, son hazırlıklarımı tamamladım. Artık görev sırası bacaklarda. Yola çıkmadan, göl kenarında son pozumu da vereyim.

Sivrice’den aldığım cips, çerez, bisküvi, ne varsa, Kinederiş rampasının tepesinde tüketip inişe geçmiştim. Güneşi batırmadan çevre yolunda olmalıydım. Karanlığa kalmama bir saat varken Elazığ tabelasına ulaşmıştım.

Bu noktadan sonra fotoğraf çekmedim. Eve ulaştığımda hava hâlâ kararmamıştı. Şanslıydım yani.

Bisiklet:
Toplam mesafe: 41.10 kilometre
Ortalama hız: 12.5 km/s
Maksimum hız: 51 km/s
Toplam sürüş: 3 saat, 16 dakika

Kano:
Toplam mesafe: 22.15 kilometre
Ortalama hız: 4.2 km/s

Leave a Response